Sivas Katliamı

Ne Mutlu Türk'üm Diyene(GMKAtaturk.COM)

 

Ana Sayfa

Sivas Katliamı

Katliamın Tarihi...

Neden Yapıldı?

Katliamın Planı...

Saldırı Başlıyor!!

Katliam Nasıl Oldu?

Devlet Ne Dedi?

Valiliğin Raporu

Sonrasında Yargı?

Şehitler

Yaralananlar

Otelden Kurtulanlar

Polis Yaralıları

Resimler

Katliamın Belgeseli

Ağıtlar,Türküler

Yazılan Şiirler

Madımak Öteli

Kaynakça

 

 

2 TEMMUZ SİVAS KATLİAMINA NASIL GELİNDİ?

 

H. Nedim Şahhüseyinoğlu
 

İkinci Dünya Savaşı 1945'te sona ermişti. Bu savaşta faşist ittifak (Almanya -İtalya) yenilmiş; kapitalist blok, sosyalist blok ve üçüncü dünya (geri kalmış ülkeler) olmak üzere üç gruba bölünmüştü. Kapitalist blokun Avrupa kanadı, savaş nedeniyle ekonomik yönden ağır zarar görmüş, insan kaybına uğramışlardı. Kapitalistlerin içinde en güçlü ABD idi. ABD, Avrupa ülkelerine yaptığı milyarlarca dolarlık ekonomik ve teknik yardımla Avrupa ülkelerini güdümüne almıştı. NATO'nun kurulmasıyla ABD'nin egemenliği daha da pekiştirildi. ABD'nin tek korkusu SSCB idi. ABD, Sovyetler Birliği'nin sıcak denizlere inmesini, geri kalmış Afrika ve Asya ülkeleriyle siyasi ve ekonomik ilişkilerinin geliştirilmesini engellemeyi ön planda tutuyordu.

Türkiye, Sovyetler Birliği'yle karadan ve denizden komşudur. Bu özelliği nedeniyle ABD'nin önemli çalışma alanlarından biri olarak öne çıkıyordu. 1945'te ABD, Türkiye ile dostluk ve yardımlaşma anlaşmasını yaptı. ABD, bir yanda modası geçmiş savaş artığı silah ve teçhizatını hibe ederken; öte yanda CIA uzmanlarını yerleştirmeye başlamıştı. Artık Türkiye, bağımsızlığından ödün vererek ABD'nin sınır karakolu durumuna dönüşüyordu.

ABD, kendi egemenliğini, çıkarlarını güvenceye almak amacıyla "Yeşil Kuşak" projesini uygulamaya koydu. Yeşil Kuşak projesi, dinsel (İslami) temele dayanıyordu. Sovyetler Birliği'ne karşı karakol görevini üstlenmek üzere Türkiye, İran, Irak, Afganistan ve Pakistan'ın içinde yer aldığı, "DAĞDAD" paktını kurdurdu. Böylece Türkiye, ABD'nin bir sınır karakolu konumuna getirilmiş oldu.

 

Türkiye, ABD'nin güdümüne (bağımlılığına) girmişti. 1946'da çok partili döneme geçildi. Bağımsızlık ve demokrasi yanlısı siyasi partilerin kurulmasına izin verilmiyordu. Kurulan sağ partilerin içinde Demokrat Parti (DP), büyük toprak sahiplerinin, şıhların, tarikat reislerinin gücüne dayanıyordu. DP kısa süre içinde yurt düzeyinde örgütlenmesini tamamlamıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan (1923) 1950'ye kadar CHP iktidarda idi. Çok Parti dönemine geçildiğinde oy kaygısıyla CHP, cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin ve demokrat eğitimin temel ilkelerinden ödün vermeye başladı. Dinsel eğitimin ve dine dayalı örgütlenmenin önü açılmıştı. CHP, 1947'de yapılan 7. Kurultayında :"İmam Hatip Okullarının, Kur'an kurslarının açılmasına, okullarda din derslerinin okutulmasına, hacca gideceklere döviz sağlanmasına, izanın TBMM'de Arapça okunmasına" karar verdi. 1949'da Başbakan olan Şemsettin Günaltay, bu kararları ve uygulamaya koydu. Böylece irticanın ve siyasal İslamcıların önü açılmış oluyordu.(1)

 

14 Mayıs 1950'de DP, çoğunlukla iktidar oldu. CHP'nin Siyasal İslamcılara (şeriat yanlılarına) yönelik verdiği ödünlerden yararlanarak, dini eğitime hız verdi. Kur'an kurslarının, imam Hatip okullarının, camilerin sayısı artarak açılmaya başlandı. Demokrat ve çağdaşlaşmaya yönelik kurumlar (Köy Enstitüleri-Halkevleri vb.) kapatıldı. Öyle ki dönemin Başbakanı Adnan Menderes, tarikat reisleriyle (Sadi Nursi) kolkola seçim gezilerine çıkıyordu. TBMM'de, meydanlarda "isterseniz hilafeti geri getirebilirsiniz?" diyebiliyordu. Türkiye'nin "Küçük Amerika" olduğunu övünerek söylüyordu. ABD (CIA) uzmanlarıyla, ajanlarıyla, teknik elemanlarıyla Türkiye'de kurumlaşmaya başladı. Siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeler ve uygulamalar, ABD'nin bilgisi ve yönlendirmesiyle gerçekleşiyordu.

Hıristiyanların dini lideri Papa XII Plus, ABD'nin planladığı Türkiye'nin önderliğinde "Dünya İslam Birliği" projesinin ve ABD'yi sevimli kılmanın destekleyicisi olmuştu. Papa, şöyle diyordu :"Amerikan mileti parlak hamleler yapmak için yaratılmıştır. Tanrı mustarip insanlığın kaderini Amerikanlılara emanet etmiştir." (2) Cemal Kutay ise, Millet Dergisi'nin (1947)- 48. sayısında, Siyasal İslamcıların istemine uygun olarak şunları yazıyordu :"...Anneler, babalar! Vicdan hesaplaşması döneminiz gelmiştir. Yavrularınıza edebi ve tek Allah fikrini telkin ediniz...Allahsız bir nesil yetiştirmeyiniz. Gençliği Allahsız ve dinsiz yetiştirmekten kurtarmalıyız." (3)

 

Serdengeçti Dergisi'nde (1956/21. sayısında), Cemal Kutay'ın ve Siyasal İslamcıların görünüşünü desteklemek amacıyla, ABD Dışişleri Bakanı F. Dulles'in şu açıklaması yayınlanıyordu:"... Din ve siyaset birbirinden ayrılmaz. Dünya meselelerini halletmek hususunda seçeceğimiz yol, dini görüştür..." (4) Görüldüğü gibi, irticanın önü açılmış, destekleyicileri çoğalmıştır.

 

ABD ve işbirlikçisi siyasi iktidarlar, Siyasal İslamcıların eğitim kurumlarını kuruluşlarını oluştururken; öte yanda devlet desteğiyle şeriatın ekonomik gücünü oluşturacak yüzlerce vakıf ve şirket kuruluyordu. Siyasal İslamcılar öyle güçlenmişlerdi ki, düşüncelerini geniş halk kitlelerine yaymak için radyo, televizyon kurmaya, yüzlerce yayın organı çıkarmaya başladılar. Artık amaçlarını gizlemiyorlardı. Yayın organlarında cesaretle yazıyorlardı. Siyasal İslamcıların teorisyenlerinden biri olan Mehmet Şevgi Eygi, Bugün Gazetesi'nin 16 Şubat 1969 tarihli sayısında korkusuzca Cihad çağrısı yapıyordu. Cihad çağrısı şöyleydi: "Bilmiş olunuz ki, büyük fırtına patlamak üzeredir. Müslümanlar ile kızıl kâfirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. İmtihan günleri gelip geçmiştir. müslüman kardeşim sen bu savaşta bitaraf kalamazsın, Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan!... Herkes vazifesine koşsun. Ey Necip Millet, uyan ve davran..." (5)

 

Devlet ekonomik ve politik desteğiyle Siyasal İslamcılar (şeriat yanlıları) böyle kadrolaşmaya, silahlanmaya çalışıyorlardı. Sağ örgütlenmeye karşı, sol güçler de örgütlenmeye yöneldiler.Solun arkasında devlet desteği yoktu. Devlet güçleri, sol güçlerin karşısındaydı. Baskı ve yasaklarla solun örgütlenmesi, gelişmesi engellenmeye çalışılıyordu. 13 Şubat 1961'de emek ve demokrasi yanlısı Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu. TİP, 1965 seçimlerinde 15 milletvekili çıkardı. TBMM'de grup kurdu. TİP, Türkiye'nin ABD ile yapılan gizli anlaşmalarını; ABD'nin Türkiye'deki üs ve tesislerini ortaya çıkardı. Antidemokratik yasalarla ve uygulamalara karşı halkı bilgilendirmeye çalıştı. Yine Türk-İş'ten ayrılan bir grup sendikacı, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nu (DİSK) kurdu. Öğretmenler, TÖS'ün çatısı altında örgütlenmeye başladılar. Gençlik ve köylüler kendi örgütlerini kuruyorlardı.

 

Toplumsal muhalefetin gelişmesi ve örgütlenmesi, ABD ve işbirlikçi egemen güçleri korkutuyordu. Toplumsal muhalefeti susturmanın planlarını hazırlamaya yöneldiler. Hazırlanan ve uygulamaya konulmak istenilen planları şöyle özetlenebilir: "Irkçı-şeriatçı örgütlerin daha güçlü kılınması, aynı doğrultuda siyasi partilerin kurulması; faşist eylemlerin tırmandırılması; askeri darbelerle demokrasi ve sol güçlerin baskı altına alınması" Bu planların uygulamaya koymuşlardı. Şimdi Irkçı ve şeriatçı partilerin durumuna bakalım:

 

Irkçı Partiler

Alpaslan Türkeş'in ırkçılığı ve ABD ile olan ilişkisi bilinmektedir. 27 Mayıs 1960 Askeri darbe döneminde Milli Birlik Komitesi'nin içinde yer almıştı. Daha sonra ırkçı bir darbenin hazırlığı içinde olduğu söylentisiyle yurt dışına (Delhi'ye) müşavir olarak sürüldü. Dönüşünde, Osman Bölükbaşı'nın Genel Başkanı olduğu Cumhuriyetçi Köylüler Partisi (CKMP)'ne üye oldu. Bir süre sonra partinin Genel Başkanlığına getirildi. Partinin adını (Milliyetçi Hareket Partisi" olarak değiştirdi. Devletin ekonomik ve politik desteğiyle, ülkenin değişik bölgelerinde 150'ye yakın komando kampları açtı. Bu kamplarda silahlı eğitimle binlerce faşist militan yetiştirdi. Yine devletin korumasıyla her il ve ilçede Ülkü Ocakları açıldı. Türkeş'in ve MHP'nin komando kamplarının kurulmasından kuşku duyan Emniyet Genel Müdürlüğü, 1970'te dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'e ayrıntılı bir rapor sundu. Raporun bir bölümü şöyle: "Komando kampları, Hitler Almanya’sındaki SS ve Fırtına Birlikleri isimli Nazi teşkilatının benzeridir. Türk milliyetçiliği, Türkçülük maskesi ile yurdumuzda tatbik edilmek istenen Nasyonal Sosyalizm, yani mevcut düzeni yıkmayı öteden beri milli hudutlar içinde yaşamakta olan Türk tabiyetindeki azınlıkları sınır dışı etmeyi ve başka devletlerin siyasi hudutları içinde yaşamakta olan Türkleri yine başka devletlerin toprakları içinde kalan çok geniş bir toprak parçası üzerinde birleştirmeyi öngören emperyalist ve saldırgan bir siyasettir... Ülkü Ocakları, Genç Ülkücüler, Türkiye'de Milliyetçi Türk Kadınları Derneği, MHP ile bağlantılıdırlar..." (6) Aynı raporda, komando kamplarının açıldığı iller, bölgeler, açılış tarihi, eğitim görenlerin sayısı, eğitimi yapanların isimleri belirtilmektedir.

 

Türkeş, komando kamplarıyla ilgili olarak, Gazeteci Abdi İpekçi'ye şu açıklamada bulunur: "Gençlik Kolları çeşitli sportif ve kültürel faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu arada kendilerine judo öğretiyorlar. Komünistler memleketi sahipsiz sanıp da hakimiyetini vermeyiz. Onların anlayacağı dilden konuşacağız... Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz... Ülkücüler polise ve devlet kuvvetlerine saygılıdırlar. Bu yüzden polisle aralarında çatışma çıkması mümkün değildir. MHP'nin gençlik sayısını 300 bin tahmin ediyorum. Türkiye'de yaygın, milliyetçi teşekküller olarak 1150 gençlik teşkilatımız vardır. Komünist fikir hareketine, faaliyetlerine karşı teşkilatlandırmak, uyandırmak maksadını güdüyoruz. Ülkücülerin mücadelesi kendi halindeki öğrencilerle değil, komünist militanlarladır..." (7)

 

Irkçıların (faşistlerin) amacı net olarak açıklanıyor, emniyetin ve basının uyarılarına karşın Başbakan Süleyman Demirel, "Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz" diyordu. Saldırılar, uyarılar görmezlikten geliniyordu. Tam tersine devletin ekonomik ve politik korunması artarak sürdürülüyordu. Şüphesiz her hizmet ve destek karşılıklıdır...

 

Dinci Partiler

ABD ve işbirlikçi egemen güçler, bir yanda Siyasal İslamcıların amaçlarının gerçeklemesi için eğitim, ekonomik ve örgütsel destek verirken; öte yanda siyasal alanda temsil edilmeleri gerekiyordu. 26 Ocak 1973'te, dini temele dayalı Milli Nizam Partisi (MNP) kurduruldu. 12 Mart 1971'deki askeri müdahalede TİP kapatılırken, denge sağlansın diye MNP de kapatılmıştı. MNP, Anayasa Mahkemesi'nde savunmasını yaparken şöyle diyordu: "...163. madde kaldırılarak müslümanlara mutlaka din hürriyeti verilmelidir... Bütün batılı ülkelerde din siyasetin üstündedir. 'Dinle devlet ayrı şeylerdir, birlemez' boş laftır, uydurmadır. Gerçek değildir. Dinle devlet aynıdır. Beraber yürür. Ayrılmalarına imkan yoktur. Hilafetin gelmesinin bir çok büyük faydaları olabilir... Siyasi faydaları olabilir." (8)

 

Savunmadan, dine dayalı bir düzenin getirilmesi istendiği net olarak anlaşılmaktadır.

MNP kapatılmıştı, ama muhturayı veren generaller sıkıntıya girmişlerdi. çünkü BD işbirlikçi egemen güçler, dini bir partiyle gereksinme olduğuna inanmışlardı. Generalleri sıkıştırdılar. MNP kapatılırken, partinin lideri Necmettin Erbakan, İsviçre'de idi. Orgeneraller Turgut Sunalp gizlice İsviçre'ye gönderildi. Erbakan'la görüştü ve güvence verilerek birlikte Türkiye'ye döndüler. 21 Ocak 1973'de Milli Selamet Partisi kurdurdu. MSP'nin altyapısı hazırdı. Kısa sürede tüm örgütlerini kurdu. Seçimlere girdi. 48 Milletvekili çıkardı. MSP kimi zaman sağ partilerle hükümet ortaklığı yaptı; kimi zaman sağ partilerin kurduğu hükümetleri dışarıdan destekledi. Böylece amaçları doğrultusunda örgütsel, ekonomik ve siyasal altyapısını güçlendirmeye çalışıyordu. Devlet bürokrasisinde kadrolaşıyordu. 12 Eylül 1980 Askeri Cuntası tarafından diğer partilerle birlikte MSP de kapatıldı.

 

Refah Partisi

Askeri Cunta, Mayıs 1983'de siyasi partilerin kurulmasına izin vermişti. MSP'nin kadrosu, Refah Partisi'ni (RP) kurdu. RP'nin örgütlenme sıkıntısı yoktu. 12 Eylül 1980 Askeri Cuntası, Siyasal İslamcıların (şeriat yanlılarının) altyapısına dokunmamıştı. Onbinlerce Kur'an Kursu, yüzbine yakın cami, İmam-Hatip Okulları, özel kişi ve şirketlerin açtığı dini okullar, yurtlar, dini vakıflar ve şirketler olduğu gibi duruyordu. RP, kısa sürede il ve ilçelerde örgütlenmesini tamamladı. Tarikatların, RP'ye olan desteği sürüyordu. RP'li Ahmet Akgül, tarikatların ilişkisini şöyle açıklıyordu:"Nurculuğun, Süleymancılığın, Nakşiliğin, Kadırılığın, Hanefiliğin, Şafiliğin bulunması İslam için bölücülük değildir...Bunların her biri değişik sahalarda değişik boşlukları dolduran, hizmet veren ve hizmet eden teşkilatlardır... Nakşibendi olan Süleymancı olamaz. Nurcu alan Kadiri olamaz. Ama Nakşibendi olan Refah Partili olur. Nurcu olan Refah Partili olur. Süleymancı olan Refah Partili olur. Diğer bütün tarikatçılar Refah Partili olur ve olmaz zorundadır..." (9)

 

Rize Belediye Başkanı Şevket Yılmaz RP ile ordunun ilişkilerini şöyle belirtiyordu: "Ordunun kuvvet merkezinin olduğu yerde RP var... Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri RP'nin emin ellerinde. RP'de ordu-millet kaynaştı..." (10)

 

RP, dinsel altyapının desteğiyle 1995 seçimlerinde birinci parti oldu. Doğru Yol Partisi (DYP) ile ortak hükümet kurdular. Necmettin Erbakan, Başbakan oldu. Böylece siyasal İslamcılar meşruiyetini kabul ettirmiş oluyorlardı.

 

Irkçı-Şeriatçı Örgütlerin Kanlı Eylemleri

Komando kamplarında ve dini kurumlarda yetiştirilen faşist ve şeriatçı militanlar, saldırı eylemlerine yöneltildiler. Faşist saldırı ve katliamlarla toplumsal muhalefeti susturmaya çalışıyorlardı. Toplumsal muhalefet susturulursa, örgütlenmeleri engellenirse, Türk-İslam Sentezi doğrultusunda bir düzenin oluşması daha da kolaylaşacaktı. Faşist ve şeriatçı güçler, önce yüksek okullara saldırı düzenlediler. Yüzlerce üniversiteli genç öldürüldü, yaralandı. Binlercesi can korkusuyla okullarını terk etmek zorunda bırakıldı. Daha sonra faşist saldırılar bilim adamlarına, aydınlara, gazetecilere, işçi eylemlerine yöneltildi. Onlarca bilim adamı, gazeteci, aydın öldürüldü. Hiçbirinin suçluları bulunamadı. Bulunanlar da cezaevlerinde ellerini kollarını sallaya sallaya kaçırıldılar..." (12)

 

Faşist saldırıların ve katliamların yönü, toplu katliamlara dönüştürüldü. Toplu katliamlardan birkaç örnek:

 

Malatya Olayı:

7 Nisan 1978'de Ankara'dan, yapısı, ağırlığı ve ambalajı aynı olan dört bombalı paket PTT aracılığıyla; Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu'na, Pazarcık CHP İlçe başkanı Memiş Özdal'a, Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısına, Adana'da bir iş adamına gönderilir.Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu adına gönderilen paketi 17 Nisan günü alır, evde açtığında patlama olur. Patlamada Hamit Fendoğlu, gelini ve iki torunu yaşamını yitirir. 18 Nisan günü cenazeler defnedilecektir. Faşist ve şeriatçı güçlerin öncülüğünde onbine yakın kişi saldırıya geçeler. Şehir merkezi tümden yakılır, yıkılır. İki gün devam eden saldırı ve katliamda 9 kişi yaşamını yitirirken, 960 işyeri tamamen tahrip edilerek yakılmıştır. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit ile İçişleri Bakanı İrfan Özaydın, bu bombaların Nükleer Araştırma Merkezi'nde imâl edildiğini, orada ülkücülerin egemen olduğunu açıklamışlardı. Daha sonra Türkeş ve Süleyman Demirel'in sert çıkışı sonucu geri adım atıldı, olayların üstü küllendi. Perde arkası örgüt ve güçler ortaya çıkarılmadı. Bombalı saldırının gizi halen sürüyor...

 

1978 Sivas Olayı

Sivas'ta ırkçı ve şeriatçı güçler Kurban Bayramının arife günü (4 Eylül 1978), Alevilerin yoğunlukta olduğu Alibaba Mahallesine saldırıya geçtiler. Kısa sürede camilerden çıkanların katılımıyla büyüyen kalabalık, Alevilerin ve solcuların yoğunlukta olduğu mahallelere ve işyerlerine saldırarak tahrip ederek yaktılar.

 

Saldırı iki gün devam etti. Saldırıda 12 kişi yaşamını yitirirken çok sayıda ev ve işyeri yakılmış ve yıkılmıştı. Bu saldırıyı düzenleyen faşist ve şeriatçı örgütler ortaya çıkarılmadı...

 

Kahramanmaraş Katliamı

Kahraman Maraş'ta Aleviler yoğunluktadır. Sanayi ve ticarete yönelik işadamları çoğalır. Demokrasi ve laikliği sahiplenirler. Irkçı-şeriatçı güçler, böyle bir oluşumu kendi çıkarlarına tehdit unsuru olarak görürler. Alevi toplumunun ve sol güçleri baskıyla susturmaya, göçe zorlamaya çalışırlar. Bireysel saldırı ve öldürmelerden sonuç alamayan faşist güçler, bu kez kitlesel katliamlara yönelirler. 21 Aralık 1978'de iki sol görüşlü öğretmeni öldürürler, çeşitli yerlere patlayıcı madde atarak gerginliği tırmandırmaya çalışırlar. Kışkırtmaların sonucu 23 Aralık 1978'de kitlesel katliamlar başlatılır. Beş gün süren katliamlı saldırıda gebe kadınlar, üç aylık bebelerin ve yaşlıların içinde bulunduğu 111 kişi katledilir. Bine yakın kişi de yaralanır. 800'ün üstünde ev ve işyeri yağmalanarak tahrip edilir ve yakılır.

 

Katliamın tüm boyutları gözler önünde iken, perde arkası örgütler ve güçler ortaya çıkarılmadı. Katliamın dosyası kirli raflarda aydınlatılmasını beklemektedir.

 

Çorum Katliamı

Çorum'da da Alevi ve solcular yoğunluktadır. Kentte Alevi-Sünni ayrımcılığı yoktur. Dost ve kardeşçesine yanyana yaşamaktaydı ve yardımlaşmaktadırlar. Barışın ve dostluğun oluştuğu bir ortam, ırkçı-şeriatçı güçlerin hesabına gelmiyordu. Halkı bölmenin, karşı karşıya getirmenin yolları aranılır. CIA ajanı olarak bilinen Amerikalı Robert Alexandr Peck, Çorum'a gider; belirli sağ kişi ve örgütlerle görüşür. Bir süre sonra 27 Mayıs 1980'de Ankara'da MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak bilinmeyen kişilerce öldürülür.

 

Gün Sazak'ın Çorum'la yakından uzaktan ilgisi yoktur. Belki Çorum'un hangi bölgede olduğunu bilmiyordu. Ama faşist saldırı, 28 Mayıs günü Çorum'da başlatıldı. Saldırı 10 Temmuz 1980 gününe kadar aralıklarla devam etti. saldırıya karşı can güvenliği için önlem alanlar Emniyetçe gözaltına alınırken, faşistler silahlarıyla kentte mevzilenerek halkın üzerine ateş açıyorlardı. Saldırının bilançosu 57 ölü, 200'e yakın yaralı oldu. Çok sayıda ev ve işyeri tahrip edilerek yakılmıştı. Saldırıyı düzenleyen faşistlerin örgütleri ortaya çıkarılmamıştı. Yine solcular suçlu gösterilmişti...

 

Askeri Darbeler

Yasak, baskı ve katliamlara karşın toplumsal muhalefeti ve demokratik gelişmeyi engelleyemediler. Daha radikal önlemler gerekiyordu. Radikal önlemler, ancak asker yönetimlerde uygulanabilirdi. 12 Mart 1971'de Kuvvet Komutanları ortak muhtırayla siyasi hükümeti istifaya zorladı.Askere bağımlı bir hükümet kuruldu. 1961 Anayasasının temel hak ve özgürlükleri içeren maddeleri değiştirildi. Emek ve demokrasi yanlısı TİP, demokratik kitle örgütleri (TÖS) kapatıldı. Yöneticileri tutuklanarak yıllarca özgürlüklerinden yoksun bırakıldılar. Yüzlerce bilim adamı, aydın, gazeteci, binlerce genç, işçi ve öğretmen işkencelerden geçirildi ve tutuklandılar. Sol içerikli dergiler, gazeteler yasaklandı ve kapatıldı. Binlece kitap toplatılarak yok edildi. Sol ve demokrasi güçlerine bunlar yapılırken; ırkçı ve şeriatçı örgütler ve güçler korundu.

 

12 Mart müdahalesi de çözüm getirmemişti. Daha sert önlemlerin alınması gerekiyordu. 12 Eylül 1980'de askerler, ülke yönetimine tümden el koydular. Siyasi Partileri, demokratik kitle örgütlerini kapattılar. 1961 Anayasasını askıya aldılar. Yüzbinlerce demokrat ve devrimci kişi işkencelerden geçirildi. Binlercesi sakat bırakıldı.

 

12 Eylül Askeri Cuntasının lideri Kenan Evren, duayla açılışlar yapıyordu. Meydanlarda ayetler okuyordu. Din derslerini zorunlu tutmuşlardı. Irkçı ve şeriatçı militanlar yeşil ve kırmızı pasaportlarla ödüllendiriyorlardı. bugün devletin öncelikli sorunu haline gelen Hizbullah, mafya ve çete belası, bu uygulamaların ürünüdür.

 

2 Temmuz Sivas Katliamı

2 Temmuz Sivas Katliamı, 1946'da ırkçı ve şeriatçılara verilen ödünün, siyasi iktidarların, perde arası güçlerin, Diyanet'in, camilerin, kuran kurslarının, imam hatip okullarının ektiği ve koruyarak yetiştirdikleri tohumdur. Böyle tohumun ürünü, elbette ki kan ve gözyaşıdır. Bağımlılıktır ve yoksulluktur. Sivas katliamı, onlarca yıldan beri süren (Malatya, K. Maraş, Çorum, Sivas vb.) faşist ve şeriatçı saldırıların ve katliamların bir halkasıdır. Emek, demokrasi, laiklik, özgürlük ve barış karşıtı güçlerin ortak planıdır.

 

PSAKD, 1-4 Temmuz 1993'de Anadolu'nun halk ozanı Pir Sultan Abdal şenliklerinin 4.sünü düzenlemiştir. Şenlik, Sivas ve Banaz Köyü'nde yapılacaktır. Gerekli yasal işlemler yapılmış, izin alınmıştır. Yüzün üstünde yazar, ozan, sanatçı, semah ve tiyatro ekibi şenliklerde görevli olarak Sivas'a giderler. Silahları kalem, kitap ve sazdır. Anadolu'nun halk kültürüyle, şiir ve türküleriyle Sivas'a demokrasiyi, barışı, dostluğu kaynaştırarak halkla kucaklaşacaklardı.

Ne var ki, böyle çağdaş içerikli bir etkinlik ve halkla kucaklaşma, emperyalizmin ve uşaklarının çıkarına ters düşüyordu. Onlar, silah ve kanla koşullandırılmış robotlardı. Saldırı hazırlıklarına girişmişlerdi. Mahallelerde, camilerde saldırının propagandasını ve hazırlıklarını yürütüyorlardı. (Devletin hassas birimlerinin, bu saldırı hazırlıklarından habersiz olmaları olanaklı görünmüyor. Neyse...)

 

2 Temmuz'da camiler tıklık tıklım dolu. Saldırıda kullanılacak araç ve gerekçeler de gözler önünde. Saldırı işareti verilmiştir. Cani grup, etkinlik yapılan Kültür Sarayı'nın etrafını sararlar. İçeride bulunan 1500 izleyiciyi katletmeye çalışıyorlardı. İçeridekilerin direnişiyle karlaşırlar. Amaçlarına ulaşamamışlardır. Bu kez saldırının yönünü yazarların ve sanatçıların bulunduğu Madımak Oteli'ne çevirirler. Otel sarılır, benzinle ateşe verilir. Otelde bulunanlar, Sivas'taki devlet yetkililerini ararlar, saldırının korkunçluğunu anlatırlar. Bununla da yetinilmez. Ankara'da Başbakan, Başbakan Yardımcısı, İçişleri Bakanı ve diğer yetkilere bilgi verilir; kurtarılmalarını isterler. Yetkililer güvence verirler. İçeride sekiz saat kurtulmayı beklerler. Gelen-giden yok. Müdahale eden yok. Alevler Oteli sarmıştır. Sağır kulaklar, nasırlı vicdanlar, çığlık seslerine kapalıdır. 35 insan yanarak yaşamını yitirirken; 60 kadarı da kendi olanaklarıyla yaralı olarak kurtulmayı başarırlar.

 

Katliam sırasında ve sonrasında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, Başbakan Tansu Çiller'in, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu'nun açıklamaları; hükümet ortağı SHP'nin utangaç suskunluğu... Anlaşılıyor ki, devlet ve siyasi iktidar, Sivas Katliamından haberlidir ve ihmali görülmektedir. Katliamı gerçekleştiren faşist ve şeriatçı örgütlerin ve güçlerin ortaya çıkarılmaması, kuşkuları daha da arttırmaktadır.

 

2 Temmuz Sivas Katliamı, Alevi-Sünni, sağ-sol çatışması değildir. Sivas Katliamı sınıfsal içerikli, demokrasiye, laikliğe, özgürlüklere ve barıya yönelik planlı amaçlı bir katliamdır. Malatya, K. Maraş, çorum, Sivas ve Gazi katliamları iyice irdelenmelidir, ders çıkarılmalıdır. Suçlu örgütler, bu örgütleri kullanan güçler teşhir edilmelidir...

 

Tasarım: BrOoK_218

Bize Ait Olan Diğer Siteler

GMKAtaturk.CoM GaziAtaturk.NeT SagopaKajmerap.InFo Sheytaniler.InFo BeatBoX.GeN.TR RaP.WeB.TR Cumhuriyet.WeB.TR InonuLiseliyiz.CoM SevgiCagi.CoM Unlubiyografi.CoM ForumZade.InFo

 

Link Değişimi