|
Ana Sayfa
Sivas Katliamı
Katliamın
Tarihi...
Neden Yapıldı?
Katliamın
Planı...
Saldırı
Başlıyor!!
Katliam
Nasıl Oldu?
Devlet Ne
Dedi?
Valiliğin
Raporu
Sonrasında
Yargı?
Şehitler
Yaralananlar
Otelden Kurtulanlar
Polis Yaralıları
Resimler
Katliamın Belgeseli
Ağıtlar,Türküler
Yazılan Şiirler
Madımak Öteli
Kaynakça
|
2 TEMMUZ SİVAS KATLİAMINA NASIL
GELİNDİ?
H. Nedim Şahhüseyinoğlu
İkinci Dünya
Savaşı 1945'te sona ermişti. Bu savaşta faşist ittifak
(Almanya -İtalya) yenilmiş; kapitalist blok, sosyalist blok
ve üçüncü dünya (geri kalmış ülkeler) olmak üzere üç gruba
bölünmüştü. Kapitalist blokun Avrupa kanadı, savaş nedeniyle
ekonomik yönden ağır zarar görmüş, insan kaybına
uğramışlardı. Kapitalistlerin içinde en güçlü ABD idi. ABD,
Avrupa ülkelerine yaptığı milyarlarca dolarlık ekonomik ve
teknik yardımla Avrupa ülkelerini güdümüne almıştı. NATO'nun
kurulmasıyla ABD'nin egemenliği daha da pekiştirildi.
ABD'nin tek korkusu SSCB idi. ABD, Sovyetler Birliği'nin
sıcak denizlere inmesini, geri kalmış Afrika ve Asya
ülkeleriyle siyasi ve ekonomik ilişkilerinin
geliştirilmesini engellemeyi ön planda tutuyordu.
Türkiye,
Sovyetler Birliği'yle karadan ve denizden komşudur. Bu
özelliği nedeniyle ABD'nin önemli çalışma alanlarından biri
olarak öne çıkıyordu. 1945'te ABD, Türkiye ile dostluk ve
yardımlaşma anlaşmasını yaptı. ABD, bir yanda modası geçmiş
savaş artığı silah ve teçhizatını hibe ederken; öte yanda
CIA uzmanlarını yerleştirmeye başlamıştı. Artık Türkiye,
bağımsızlığından ödün vererek ABD'nin sınır karakolu
durumuna dönüşüyordu.
ABD, kendi
egemenliğini, çıkarlarını güvenceye almak amacıyla "Yeşil
Kuşak" projesini uygulamaya koydu. Yeşil Kuşak projesi,
dinsel (İslami) temele dayanıyordu. Sovyetler Birliği'ne
karşı karakol görevini üstlenmek üzere Türkiye, İran, Irak,
Afganistan ve Pakistan'ın içinde yer aldığı, "DAĞDAD"
paktını kurdurdu. Böylece Türkiye, ABD'nin bir sınır
karakolu konumuna getirilmiş oldu.
Türkiye,
ABD'nin güdümüne (bağımlılığına) girmişti. 1946'da çok
partili döneme geçildi. Bağımsızlık ve demokrasi yanlısı
siyasi partilerin kurulmasına izin verilmiyordu. Kurulan sağ
partilerin içinde Demokrat Parti (DP), büyük toprak
sahiplerinin, şıhların, tarikat reislerinin gücüne
dayanıyordu. DP kısa süre içinde yurt düzeyinde
örgütlenmesini tamamlamıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan
(1923) 1950'ye kadar CHP iktidarda idi. Çok Parti dönemine
geçildiğinde oy kaygısıyla CHP, cumhuriyetin, demokrasinin,
laikliğin ve demokrat eğitimin temel ilkelerinden ödün
vermeye başladı. Dinsel eğitimin ve dine dayalı
örgütlenmenin önü açılmıştı. CHP, 1947'de yapılan 7.
Kurultayında :"İmam Hatip Okullarının, Kur'an kurslarının
açılmasına, okullarda din derslerinin okutulmasına, hacca
gideceklere döviz sağlanmasına, izanın TBMM'de Arapça
okunmasına" karar verdi. 1949'da Başbakan olan Şemsettin
Günaltay, bu kararları ve uygulamaya koydu. Böylece
irticanın ve siyasal İslamcıların önü açılmış oluyordu.(1)
14 Mayıs
1950'de DP, çoğunlukla iktidar oldu. CHP'nin Siyasal
İslamcılara (şeriat yanlılarına) yönelik verdiği ödünlerden
yararlanarak, dini eğitime hız verdi. Kur'an kurslarının,
imam Hatip okullarının, camilerin sayısı artarak açılmaya
başlandı. Demokrat ve çağdaşlaşmaya yönelik kurumlar (Köy
Enstitüleri-Halkevleri vb.) kapatıldı. Öyle ki dönemin
Başbakanı Adnan Menderes, tarikat reisleriyle (Sadi Nursi)
kolkola seçim gezilerine çıkıyordu. TBMM'de, meydanlarda
"isterseniz hilafeti geri getirebilirsiniz?" diyebiliyordu.
Türkiye'nin "Küçük Amerika" olduğunu övünerek söylüyordu.
ABD (CIA) uzmanlarıyla, ajanlarıyla, teknik elemanlarıyla
Türkiye'de kurumlaşmaya başladı. Siyasal, ekonomik, sosyal
ve kültürel gelişmeler ve uygulamalar, ABD'nin bilgisi ve
yönlendirmesiyle gerçekleşiyordu.
Hıristiyanların dini lideri Papa XII Plus, ABD'nin
planladığı Türkiye'nin önderliğinde "Dünya İslam Birliği"
projesinin ve ABD'yi sevimli kılmanın destekleyicisi
olmuştu. Papa, şöyle diyordu :"Amerikan mileti parlak
hamleler yapmak için yaratılmıştır. Tanrı mustarip
insanlığın kaderini Amerikanlılara emanet etmiştir." (2)
Cemal Kutay ise, Millet Dergisi'nin (1947)- 48. sayısında,
Siyasal İslamcıların istemine uygun olarak şunları yazıyordu
:"...Anneler, babalar! Vicdan hesaplaşması döneminiz
gelmiştir. Yavrularınıza edebi ve tek Allah fikrini telkin
ediniz...Allahsız bir nesil yetiştirmeyiniz. Gençliği
Allahsız ve dinsiz yetiştirmekten kurtarmalıyız." (3)
Serdengeçti
Dergisi'nde (1956/21. sayısında), Cemal Kutay'ın ve Siyasal
İslamcıların görünüşünü desteklemek amacıyla, ABD Dışişleri
Bakanı F. Dulles'in şu açıklaması yayınlanıyordu:"... Din ve
siyaset birbirinden ayrılmaz. Dünya meselelerini halletmek
hususunda seçeceğimiz yol, dini görüştür..." (4) Görüldüğü
gibi, irticanın önü açılmış, destekleyicileri çoğalmıştır.
ABD ve
işbirlikçisi siyasi iktidarlar, Siyasal İslamcıların eğitim
kurumlarını kuruluşlarını oluştururken; öte yanda devlet
desteğiyle şeriatın ekonomik gücünü oluşturacak yüzlerce
vakıf ve şirket kuruluyordu. Siyasal İslamcılar öyle
güçlenmişlerdi ki, düşüncelerini geniş halk kitlelerine
yaymak için radyo, televizyon kurmaya, yüzlerce yayın organı
çıkarmaya başladılar. Artık amaçlarını gizlemiyorlardı.
Yayın organlarında cesaretle yazıyorlardı. Siyasal
İslamcıların teorisyenlerinden biri olan Mehmet Şevgi Eygi,
Bugün Gazetesi'nin 16 Şubat 1969 tarihli sayısında
korkusuzca Cihad çağrısı yapıyordu. Cihad çağrısı şöyleydi:
"Bilmiş olunuz ki, büyük fırtına patlamak üzeredir.
Müslümanlar ile kızıl kâfirler arasında topyekün savaş
kaçınılmaz hale gelmiştir. İmtihan günleri gelip geçmiştir.
müslüman kardeşim sen bu savaşta bitaraf kalamazsın,
Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan!... Herkes vazifesine
koşsun. Ey Necip Millet, uyan ve davran..." (5)
Devlet
ekonomik ve politik desteğiyle Siyasal İslamcılar (şeriat
yanlıları) böyle kadrolaşmaya, silahlanmaya çalışıyorlardı.
Sağ örgütlenmeye karşı, sol güçler de örgütlenmeye
yöneldiler.Solun arkasında devlet desteği yoktu. Devlet
güçleri, sol güçlerin karşısındaydı. Baskı ve yasaklarla
solun örgütlenmesi, gelişmesi engellenmeye çalışılıyordu. 13
Şubat 1961'de emek ve demokrasi yanlısı Türkiye İşçi Partisi
(TİP) kuruldu. TİP, 1965 seçimlerinde 15 milletvekili
çıkardı. TBMM'de grup kurdu. TİP, Türkiye'nin ABD ile
yapılan gizli anlaşmalarını; ABD'nin Türkiye'deki üs ve
tesislerini ortaya çıkardı. Antidemokratik yasalarla ve
uygulamalara karşı halkı bilgilendirmeye çalıştı. Yine
Türk-İş'ten ayrılan bir grup sendikacı, Devrimci İşçi
Sendikaları Konfederasyonu'nu (DİSK) kurdu. Öğretmenler,
TÖS'ün çatısı altında örgütlenmeye başladılar. Gençlik ve
köylüler kendi örgütlerini kuruyorlardı.
Toplumsal
muhalefetin gelişmesi ve örgütlenmesi, ABD ve işbirlikçi
egemen güçleri korkutuyordu. Toplumsal muhalefeti
susturmanın planlarını hazırlamaya yöneldiler. Hazırlanan ve
uygulamaya konulmak istenilen planları şöyle özetlenebilir:
"Irkçı-şeriatçı örgütlerin daha güçlü kılınması, aynı
doğrultuda siyasi partilerin kurulması; faşist eylemlerin
tırmandırılması; askeri darbelerle demokrasi ve sol güçlerin
baskı altına alınması" Bu planların uygulamaya koymuşlardı.
Şimdi Irkçı ve şeriatçı partilerin durumuna bakalım:
Irkçı
Partiler
Alpaslan
Türkeş'in ırkçılığı ve ABD ile olan ilişkisi bilinmektedir.
27 Mayıs 1960 Askeri darbe döneminde Milli Birlik
Komitesi'nin içinde yer almıştı. Daha sonra ırkçı bir
darbenin hazırlığı içinde olduğu söylentisiyle yurt dışına
(Delhi'ye) müşavir olarak sürüldü. Dönüşünde, Osman
Bölükbaşı'nın Genel Başkanı olduğu Cumhuriyetçi Köylüler
Partisi (CKMP)'ne üye oldu. Bir süre sonra partinin Genel
Başkanlığına getirildi. Partinin adını (Milliyetçi Hareket
Partisi" olarak değiştirdi. Devletin ekonomik ve politik
desteğiyle, ülkenin değişik bölgelerinde 150'ye yakın
komando kampları açtı. Bu kamplarda silahlı eğitimle
binlerce faşist militan yetiştirdi. Yine devletin
korumasıyla her il ve ilçede Ülkü Ocakları açıldı. Türkeş'in
ve MHP'nin komando kamplarının kurulmasından kuşku duyan
Emniyet Genel Müdürlüğü, 1970'te dönemin Başbakanı Süleyman
Demirel'e ayrıntılı bir rapor sundu. Raporun bir bölümü
şöyle: "Komando kampları, Hitler Almanya’sındaki SS ve
Fırtına Birlikleri isimli Nazi teşkilatının benzeridir. Türk
milliyetçiliği, Türkçülük maskesi ile yurdumuzda tatbik
edilmek istenen Nasyonal Sosyalizm, yani mevcut düzeni
yıkmayı öteden beri milli hudutlar içinde yaşamakta olan
Türk tabiyetindeki azınlıkları sınır dışı etmeyi ve başka
devletlerin siyasi hudutları içinde yaşamakta olan Türkleri
yine başka devletlerin toprakları içinde kalan çok geniş bir
toprak parçası üzerinde birleştirmeyi öngören emperyalist ve
saldırgan bir siyasettir... Ülkü Ocakları, Genç Ülkücüler,
Türkiye'de Milliyetçi Türk Kadınları Derneği, MHP ile
bağlantılıdırlar..." (6) Aynı raporda, komando kamplarının
açıldığı iller, bölgeler, açılış tarihi, eğitim görenlerin
sayısı, eğitimi yapanların isimleri belirtilmektedir.
Türkeş,
komando kamplarıyla ilgili olarak, Gazeteci Abdi İpekçi'ye
şu açıklamada bulunur: "Gençlik Kolları çeşitli sportif ve
kültürel faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu arada kendilerine
judo öğretiyorlar. Komünistler memleketi sahipsiz sanıp da
hakimiyetini vermeyiz. Onların anlayacağı dilden
konuşacağız... Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak
yetiştiriyoruz... Ülkücüler polise ve devlet kuvvetlerine
saygılıdırlar. Bu yüzden polisle aralarında çatışma çıkması
mümkün değildir. MHP'nin gençlik sayısını 300 bin tahmin
ediyorum. Türkiye'de yaygın, milliyetçi teşekküller olarak
1150 gençlik teşkilatımız vardır. Komünist fikir hareketine,
faaliyetlerine karşı teşkilatlandırmak, uyandırmak maksadını
güdüyoruz. Ülkücülerin mücadelesi kendi halindeki
öğrencilerle değil, komünist militanlarladır..." (7)
Irkçıların
(faşistlerin) amacı net olarak açıklanıyor, emniyetin ve
basının uyarılarına karşın Başbakan Süleyman Demirel, "Bana
sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz" diyordu. Saldırılar,
uyarılar görmezlikten geliniyordu. Tam tersine devletin
ekonomik ve politik korunması artarak sürdürülüyordu.
Şüphesiz her hizmet ve destek karşılıklıdır...
Dinci
Partiler
ABD ve
işbirlikçi egemen güçler, bir yanda Siyasal İslamcıların
amaçlarının gerçeklemesi için eğitim, ekonomik ve örgütsel
destek verirken; öte yanda siyasal alanda temsil edilmeleri
gerekiyordu. 26 Ocak 1973'te, dini temele dayalı Milli Nizam
Partisi (MNP) kurduruldu. 12 Mart 1971'deki askeri
müdahalede TİP kapatılırken, denge sağlansın diye MNP de
kapatılmıştı. MNP, Anayasa Mahkemesi'nde savunmasını
yaparken şöyle diyordu: "...163. madde kaldırılarak
müslümanlara mutlaka din hürriyeti verilmelidir... Bütün
batılı ülkelerde din siyasetin üstündedir. 'Dinle devlet
ayrı şeylerdir, birlemez' boş laftır, uydurmadır. Gerçek
değildir. Dinle devlet aynıdır. Beraber yürür. Ayrılmalarına
imkan yoktur. Hilafetin gelmesinin bir çok büyük faydaları
olabilir... Siyasi faydaları olabilir." (8)
Savunmadan,
dine dayalı bir düzenin getirilmesi istendiği net olarak
anlaşılmaktadır.
MNP
kapatılmıştı, ama muhturayı veren generaller sıkıntıya
girmişlerdi. çünkü BD işbirlikçi egemen güçler, dini bir
partiyle gereksinme olduğuna inanmışlardı. Generalleri
sıkıştırdılar. MNP kapatılırken, partinin lideri Necmettin
Erbakan, İsviçre'de idi. Orgeneraller Turgut Sunalp gizlice
İsviçre'ye gönderildi. Erbakan'la görüştü ve güvence
verilerek birlikte Türkiye'ye döndüler. 21 Ocak 1973'de
Milli Selamet Partisi kurdurdu. MSP'nin altyapısı hazırdı.
Kısa sürede tüm örgütlerini kurdu. Seçimlere girdi. 48
Milletvekili çıkardı. MSP kimi zaman sağ partilerle hükümet
ortaklığı yaptı; kimi zaman sağ partilerin kurduğu
hükümetleri dışarıdan destekledi. Böylece amaçları
doğrultusunda örgütsel, ekonomik ve siyasal altyapısını
güçlendirmeye çalışıyordu. Devlet bürokrasisinde
kadrolaşıyordu. 12 Eylül 1980 Askeri Cuntası tarafından
diğer partilerle birlikte MSP de kapatıldı.
Refah
Partisi
Askeri
Cunta, Mayıs 1983'de siyasi partilerin kurulmasına izin
vermişti. MSP'nin kadrosu, Refah Partisi'ni (RP) kurdu.
RP'nin örgütlenme sıkıntısı yoktu. 12 Eylül 1980 Askeri
Cuntası, Siyasal İslamcıların (şeriat yanlılarının)
altyapısına dokunmamıştı. Onbinlerce Kur'an Kursu, yüzbine
yakın cami, İmam-Hatip Okulları, özel kişi ve şirketlerin
açtığı dini okullar, yurtlar, dini vakıflar ve şirketler
olduğu gibi duruyordu. RP, kısa sürede il ve ilçelerde
örgütlenmesini tamamladı. Tarikatların, RP'ye olan desteği
sürüyordu. RP'li Ahmet Akgül, tarikatların ilişkisini şöyle
açıklıyordu:"Nurculuğun, Süleymancılığın, Nakşiliğin,
Kadırılığın, Hanefiliğin, Şafiliğin bulunması İslam için
bölücülük değildir...Bunların her biri değişik sahalarda
değişik boşlukları dolduran, hizmet veren ve hizmet eden
teşkilatlardır... Nakşibendi olan Süleymancı olamaz. Nurcu
alan Kadiri olamaz. Ama Nakşibendi olan Refah Partili olur.
Nurcu olan Refah Partili olur. Süleymancı olan Refah Partili
olur. Diğer bütün tarikatçılar Refah Partili olur ve olmaz
zorundadır..." (9)
Rize
Belediye Başkanı Şevket Yılmaz RP ile ordunun ilişkilerini
şöyle belirtiyordu: "Ordunun kuvvet merkezinin olduğu yerde
RP var... Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri RP'nin emin
ellerinde. RP'de ordu-millet kaynaştı..." (10)
RP, dinsel
altyapının desteğiyle 1995 seçimlerinde birinci parti oldu.
Doğru Yol Partisi (DYP) ile ortak hükümet kurdular.
Necmettin Erbakan, Başbakan oldu. Böylece siyasal İslamcılar
meşruiyetini kabul ettirmiş oluyorlardı.
Irkçı-Şeriatçı Örgütlerin Kanlı Eylemleri
Komando
kamplarında ve dini kurumlarda yetiştirilen faşist ve
şeriatçı militanlar, saldırı eylemlerine yöneltildiler.
Faşist saldırı ve katliamlarla toplumsal muhalefeti
susturmaya çalışıyorlardı. Toplumsal muhalefet susturulursa,
örgütlenmeleri engellenirse, Türk-İslam Sentezi
doğrultusunda bir düzenin oluşması daha da kolaylaşacaktı.
Faşist ve şeriatçı güçler, önce yüksek okullara saldırı
düzenlediler. Yüzlerce üniversiteli genç öldürüldü,
yaralandı. Binlercesi can korkusuyla okullarını terk etmek
zorunda bırakıldı. Daha sonra faşist saldırılar bilim
adamlarına, aydınlara, gazetecilere, işçi eylemlerine
yöneltildi. Onlarca bilim adamı, gazeteci, aydın öldürüldü.
Hiçbirinin suçluları bulunamadı. Bulunanlar da cezaevlerinde
ellerini kollarını sallaya sallaya kaçırıldılar..." (12)
Faşist
saldırıların ve katliamların yönü, toplu katliamlara
dönüştürüldü. Toplu katliamlardan birkaç örnek:
Malatya
Olayı:
7 Nisan
1978'de Ankara'dan, yapısı, ağırlığı ve ambalajı aynı olan
dört bombalı paket PTT aracılığıyla; Malatya Belediye
Başkanı Hamit Fendoğlu'na, Pazarcık CHP İlçe başkanı Memiş
Özdal'a, Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısına, Adana'da bir
iş adamına gönderilir.Malatya Belediye Başkanı Hamit
Fendoğlu adına gönderilen paketi 17 Nisan günü alır, evde
açtığında patlama olur. Patlamada Hamit Fendoğlu, gelini ve
iki torunu yaşamını yitirir. 18 Nisan günü cenazeler
defnedilecektir. Faşist ve şeriatçı güçlerin öncülüğünde
onbine yakın kişi saldırıya geçeler. Şehir merkezi tümden
yakılır, yıkılır. İki gün devam eden saldırı ve katliamda 9
kişi yaşamını yitirirken, 960 işyeri tamamen tahrip edilerek
yakılmıştır. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit ile İçişleri
Bakanı İrfan Özaydın, bu bombaların Nükleer Araştırma
Merkezi'nde imâl edildiğini, orada ülkücülerin egemen
olduğunu açıklamışlardı. Daha sonra Türkeş ve Süleyman
Demirel'in sert çıkışı sonucu geri adım atıldı, olayların
üstü küllendi. Perde arkası örgüt ve güçler ortaya
çıkarılmadı. Bombalı saldırının gizi halen sürüyor...
1978 Sivas
Olayı
Sivas'ta
ırkçı ve şeriatçı güçler Kurban Bayramının arife günü (4
Eylül 1978), Alevilerin yoğunlukta olduğu Alibaba
Mahallesine saldırıya geçtiler. Kısa sürede camilerden
çıkanların katılımıyla büyüyen kalabalık, Alevilerin ve
solcuların yoğunlukta olduğu mahallelere ve işyerlerine
saldırarak tahrip ederek yaktılar.
Saldırı iki
gün devam etti. Saldırıda 12 kişi yaşamını yitirirken çok
sayıda ev ve işyeri yakılmış ve yıkılmıştı. Bu saldırıyı
düzenleyen faşist ve şeriatçı örgütler ortaya çıkarılmadı...
Kahramanmaraş Katliamı
Kahraman
Maraş'ta Aleviler yoğunluktadır. Sanayi ve ticarete yönelik
işadamları çoğalır. Demokrasi ve laikliği sahiplenirler.
Irkçı-şeriatçı güçler, böyle bir oluşumu kendi çıkarlarına
tehdit unsuru olarak görürler. Alevi toplumunun ve sol
güçleri baskıyla susturmaya, göçe zorlamaya çalışırlar.
Bireysel saldırı ve öldürmelerden sonuç alamayan faşist
güçler, bu kez kitlesel katliamlara yönelirler. 21 Aralık
1978'de iki sol görüşlü öğretmeni öldürürler, çeşitli
yerlere patlayıcı madde atarak gerginliği tırmandırmaya
çalışırlar. Kışkırtmaların sonucu 23 Aralık 1978'de kitlesel
katliamlar başlatılır. Beş gün süren katliamlı saldırıda
gebe kadınlar, üç aylık bebelerin ve yaşlıların içinde
bulunduğu 111 kişi katledilir. Bine yakın kişi de yaralanır.
800'ün üstünde ev ve işyeri yağmalanarak tahrip edilir ve
yakılır.
Katliamın
tüm boyutları gözler önünde iken, perde arkası örgütler ve
güçler ortaya çıkarılmadı. Katliamın dosyası kirli raflarda
aydınlatılmasını beklemektedir.
Çorum
Katliamı
Çorum'da da
Alevi ve solcular yoğunluktadır. Kentte Alevi-Sünni
ayrımcılığı yoktur. Dost ve kardeşçesine yanyana
yaşamaktaydı ve yardımlaşmaktadırlar. Barışın ve dostluğun
oluştuğu bir ortam, ırkçı-şeriatçı güçlerin hesabına
gelmiyordu. Halkı bölmenin, karşı karşıya getirmenin yolları
aranılır. CIA ajanı olarak bilinen Amerikalı Robert Alexandr
Peck, Çorum'a gider; belirli sağ kişi ve örgütlerle görüşür.
Bir süre sonra 27 Mayıs 1980'de Ankara'da MHP Genel Başkan
Yardımcısı Gün Sazak bilinmeyen kişilerce öldürülür.
Gün Sazak'ın
Çorum'la yakından uzaktan ilgisi yoktur. Belki Çorum'un
hangi bölgede olduğunu bilmiyordu. Ama faşist saldırı, 28
Mayıs günü Çorum'da başlatıldı. Saldırı 10 Temmuz 1980
gününe kadar aralıklarla devam etti. saldırıya karşı can
güvenliği için önlem alanlar Emniyetçe gözaltına alınırken,
faşistler silahlarıyla kentte mevzilenerek halkın üzerine
ateş açıyorlardı. Saldırının bilançosu 57 ölü, 200'e yakın
yaralı oldu. Çok sayıda ev ve işyeri tahrip edilerek
yakılmıştı. Saldırıyı düzenleyen faşistlerin örgütleri
ortaya çıkarılmamıştı. Yine solcular suçlu gösterilmişti...
Askeri
Darbeler
Yasak, baskı
ve katliamlara karşın toplumsal muhalefeti ve demokratik
gelişmeyi engelleyemediler. Daha radikal önlemler
gerekiyordu. Radikal önlemler, ancak asker yönetimlerde
uygulanabilirdi. 12 Mart 1971'de Kuvvet Komutanları ortak
muhtırayla siyasi hükümeti istifaya zorladı.Askere bağımlı
bir hükümet kuruldu. 1961 Anayasasının temel hak ve
özgürlükleri içeren maddeleri değiştirildi. Emek ve
demokrasi yanlısı TİP, demokratik kitle örgütleri (TÖS)
kapatıldı. Yöneticileri tutuklanarak yıllarca
özgürlüklerinden yoksun bırakıldılar. Yüzlerce bilim adamı,
aydın, gazeteci, binlerce genç, işçi ve öğretmen
işkencelerden geçirildi ve tutuklandılar. Sol içerikli
dergiler, gazeteler yasaklandı ve kapatıldı. Binlece kitap
toplatılarak yok edildi. Sol ve demokrasi güçlerine bunlar
yapılırken; ırkçı ve şeriatçı örgütler ve güçler korundu.
12 Mart
müdahalesi de çözüm getirmemişti. Daha sert önlemlerin
alınması gerekiyordu. 12 Eylül 1980'de askerler, ülke
yönetimine tümden el koydular. Siyasi Partileri, demokratik
kitle örgütlerini kapattılar. 1961 Anayasasını askıya
aldılar. Yüzbinlerce demokrat ve devrimci kişi işkencelerden
geçirildi. Binlercesi sakat bırakıldı.
12 Eylül
Askeri Cuntasının lideri Kenan Evren, duayla açılışlar
yapıyordu. Meydanlarda ayetler okuyordu. Din derslerini
zorunlu tutmuşlardı. Irkçı ve şeriatçı militanlar yeşil ve
kırmızı pasaportlarla ödüllendiriyorlardı. bugün devletin
öncelikli sorunu haline gelen Hizbullah, mafya ve çete
belası, bu uygulamaların ürünüdür.
2 Temmuz
Sivas Katliamı
2 Temmuz
Sivas Katliamı, 1946'da ırkçı ve şeriatçılara verilen
ödünün, siyasi iktidarların, perde arası güçlerin,
Diyanet'in, camilerin, kuran kurslarının, imam hatip
okullarının ektiği ve koruyarak yetiştirdikleri tohumdur.
Böyle tohumun ürünü, elbette ki kan ve gözyaşıdır.
Bağımlılıktır ve yoksulluktur. Sivas katliamı, onlarca
yıldan beri süren (Malatya, K. Maraş, Çorum, Sivas vb.)
faşist ve şeriatçı saldırıların ve katliamların bir
halkasıdır. Emek, demokrasi, laiklik, özgürlük ve barış
karşıtı güçlerin ortak planıdır.
PSAKD, 1-4
Temmuz 1993'de Anadolu'nun halk ozanı Pir Sultan Abdal
şenliklerinin 4.sünü düzenlemiştir. Şenlik, Sivas ve Banaz
Köyü'nde yapılacaktır. Gerekli yasal işlemler yapılmış, izin
alınmıştır. Yüzün üstünde yazar, ozan, sanatçı, semah ve
tiyatro ekibi şenliklerde görevli olarak Sivas'a giderler.
Silahları kalem, kitap ve sazdır. Anadolu'nun halk
kültürüyle, şiir ve türküleriyle Sivas'a demokrasiyi,
barışı, dostluğu kaynaştırarak halkla kucaklaşacaklardı.
Ne var ki,
böyle çağdaş içerikli bir etkinlik ve halkla kucaklaşma,
emperyalizmin ve uşaklarının çıkarına ters düşüyordu. Onlar,
silah ve kanla koşullandırılmış robotlardı. Saldırı
hazırlıklarına girişmişlerdi. Mahallelerde, camilerde
saldırının propagandasını ve hazırlıklarını yürütüyorlardı.
(Devletin hassas birimlerinin, bu saldırı hazırlıklarından
habersiz olmaları olanaklı görünmüyor. Neyse...)
2 Temmuz'da
camiler tıklık tıklım dolu. Saldırıda kullanılacak araç ve
gerekçeler de gözler önünde. Saldırı işareti verilmiştir.
Cani grup, etkinlik yapılan Kültür Sarayı'nın etrafını
sararlar. İçeride bulunan 1500 izleyiciyi katletmeye
çalışıyorlardı. İçeridekilerin direnişiyle karlaşırlar.
Amaçlarına ulaşamamışlardır. Bu kez saldırının yönünü
yazarların ve sanatçıların bulunduğu Madımak Oteli'ne
çevirirler. Otel sarılır, benzinle ateşe verilir. Otelde
bulunanlar, Sivas'taki devlet yetkililerini ararlar,
saldırının korkunçluğunu anlatırlar. Bununla da yetinilmez.
Ankara'da Başbakan, Başbakan Yardımcısı, İçişleri Bakanı ve
diğer yetkilere bilgi verilir; kurtarılmalarını isterler.
Yetkililer güvence verirler. İçeride sekiz saat kurtulmayı
beklerler. Gelen-giden yok. Müdahale eden yok. Alevler Oteli
sarmıştır. Sağır kulaklar, nasırlı vicdanlar, çığlık
seslerine kapalıdır. 35 insan yanarak yaşamını yitirirken;
60 kadarı da kendi olanaklarıyla yaralı olarak kurtulmayı
başarırlar.
Katliam
sırasında ve sonrasında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in,
Başbakan Tansu Çiller'in, İçişleri Bakanı Mehmet
Gazioğlu'nun açıklamaları; hükümet ortağı SHP'nin utangaç
suskunluğu... Anlaşılıyor ki, devlet ve siyasi iktidar,
Sivas Katliamından haberlidir ve ihmali görülmektedir.
Katliamı gerçekleştiren faşist ve şeriatçı örgütlerin ve
güçlerin ortaya çıkarılmaması, kuşkuları daha da
arttırmaktadır.
2 Temmuz
Sivas Katliamı, Alevi-Sünni, sağ-sol çatışması değildir.
Sivas Katliamı sınıfsal içerikli, demokrasiye, laikliğe,
özgürlüklere ve barıya yönelik planlı amaçlı bir katliamdır.
Malatya, K. Maraş, çorum, Sivas ve Gazi katliamları iyice
irdelenmelidir, ders çıkarılmalıdır. Suçlu örgütler, bu
örgütleri kullanan güçler teşhir edilmelidir...
|